10 Şubat 2011 Perşembe

Parka Gittik, Eğlendik...

Pazar günü hava güzeldi, güneşliydi. 'Bu havayı değerlendirmek lazım.' dedim ve aldım Begüm'ü, doğru beach parka. Saldım Begüm'ü kumlara. Önce biraz çekindi. Kumlara elledi, hemen geri çekti elini. Sonra karıştırmaya başladı. Bulduğu taşlarla oynadı, yemeye çalıştı.
Sonra şu resimdeki köpek dadandı bize. :) Ben korkarım köpeklerden, genel olarak hayvanlardan. Görünce kaçıp yolumu değiştirmem ama, uzaktaki hayvanın yanına gidip de 'Ay ne şeker şeysin sen öyle' diye de sevemem, çekinirim. Bu köpek de Begüm'ü kestirdi gözüne. Gelip gidip oynamaya, yalamaya çalışıyor. Ben de yalamasın diye uğraşıyorum. Çekinmesem köpeği sevip okşayacağım, Begüm'e de sevdireceğim ama maalesef... Neyse bir deneme, iki deneme, üç deneme , beş deneme derken köpeğin sahipleri sonunda kalktılar. Ben de gittiler diye ilgilenmedim. Aldım elime makineyi fotoğraf çekmeye başladım. Köpek de koştura koştura bize doğru geliyormuş, iyice yaklaşınca farkettim. Ama elimde makineyle de tepki veremedim. Zaten kaşla göz arasında oldu herşey. Köpek Begüm'ün yüzünün sol tarafını yaladı geçti. Çocuğun kirpikler falan salya oldu. Sahibi geldi özür diledi falan. Sildim yüzünü, 'Önemli değil.' dedim. Sevecen hayvan napalım. Bizimki de hiç sesini çıkarmıyor. Ne ağlama, memnuniyetsizlik var, ne sevinç belirtisi. Şaşırdı çocuk, şaaşırdı. :)
Köpekten sonra biraz daha taşlarla kumlarla oynadık. Sonra parka gittik. Biraz sallandık. Baktım Begüm mayışıp gitti, bir tarafa devrildi salıncakta. 'Uykusu geldi bunun.' dedim. Eve geldik.
Güzel bir gündü...
Takip eden günler de hava güzel olunca hergün parka gitmeye başladık. Eşimin kuzenlerini de aldık yanımıza. Ablalarla sallandık, kaydıraktan kaydık, tahterevalliye bindik...

Evde bunalınca balkona çıkıp volta atmaktan daha çok zevk aldık. Zaten ufak çapta özgürlüğünü ilan etmiş durumda. Kucakta durmuyor pek. Ben de bırakıyorum sürünsün. :)

1 Şubat 2011 Salı

Uzuuun Eskişehir Yolculuğu

'Eskişehir'e gelince hep böyle oluyor. Bırak bilgisayarı açmayı, yanından bile geçemiyorum.
Antalya-Eskişehir yolculuk maceramıza devam edelim:
Ucakla yolculuk yaptığımızı söylemiştim. Antalya'dan Eskisehir'e direkt uçak yok, İstanbul aktarmalı yaptık yolculugumuzu.
Seyahatimizin Antalya-istanbul kısmı sorunsuz gecti. Sadece Atatürk Hava Limani'ndaki yogun hava muhalefeti nedeniyle uçağımız yarım saat rotarli kalktı. Öğle uykusunu -mecburen- uyumamasina rağmen Begum'un keyfi yerindeydi. Kendisine gösterilen ilgiden memnun, saga sola gülücükler dağıtıyordu. Yanimizdaki ve arkamizdaki yolcularla kendi çapında muhabbete başladı önce. Dikkatlerini cekince karşılıklı oyunlara donustu bu tek taraflı muhabbet.' diye yazmış ve bırakmışım taslak halinde, bitiremeden. Bunu da telefondan yazmıştım zaten. Eskişehir'e gidince bilgisayara ulaşmak pek mümkün olmuyordu zaten, bu sefer imkansız oldu. Devam edeyim kaldığım yerden.

İstanbul'a sorunsuz ulaştık. Havaalanında karnımızı doyurduk, ihtiyaçlarımızı giderdik. Bir yandan da gözüm monitörde, Eskişehir uçağını takip ediyorum. Bizimkinden önceki uçaklara, hatta bizden sonraki uçağa son çağırı yapılmasına rağmen, bize hala salonda bekleyin uyarısı görünüyordu. Ben yine de n'olur n'olmaz diye gittim uçağın kalkacağı kapıya. İyiki de gitmişim, ben gittikten birkaç dakika sonra uçağa almaya başladılar. Bindik uçağa, havalandık. İstanbul semaları, Bursa semaları derken geldik Eskişehir semalarına. Yavaş yavaş alçalmaya başladık. Alçaldık, alçaldık, alçaldık, sonra hooop yükseliverdik birden. Kafamdan senaryolar yazmaya başladım. Olumlu düşünüyorum. 'İzin vermediler herhalde, havada turlayacağız biraz.' diyorum kendi kendime. Ama yükseliyoruz da yükseliyoruz. Turlamak için insan bu kadar yükselmez. Sonra pilot beyimiz lütfedip açıklama yaptı: 'Hava şartları(sis) nedeniyle inemedik. On dakika sonra Atatürk Havaalanı'na iniyoruz.' Yürulmuşum zaten, bunalmışım.O on dakika on saat gibi geldi. Neyse indik, insanlar isyan etti. Bir süre bütün uçak yetkili aradık, amcalar teyzeler gösterilen yetkililerle tartıştı falan. Ben kenarda Begüm'le bekliyorum. Hanım yine ilgi odağı, kucaktan kucağa geziyor. Hatta bir ara görevli aldı, başka birine göstermeye gitti. Görüş alanımda, ama uzakta. Bilet iadesi almak için birilerinin beni yetkiiye götürmesini bekliyorum. Geldi birisi:
-Buyurun ben sizi götüreyim.
-Tamam ama ben kızımı alsam...
-Pınar Hanııımm...
Pıtı pıtı pıtı.. Begüm'e kavuştum.

Bilet iademizi aldım. Kuzenim beni almaya geldi. Bir gece onlarda kaldım. Ertesi gün trenle ver elini Eskişehir. Keşke Antalya-Eskişehir arasında da tren olsa. Kendi arabamızla bile gitmem trenle giderim. Çok rahattı. Koltuklar geniş. Restaurantı var. Kullanmadım hiç şimdiye kadar ama acil durumlarda kullanabilecegim tuvaleti var. Harika yani.
Begüm'ün trende de maceraları oldu tabi. Yakınımızda iletişime geçilmedik kişi kalmadı. İlk kez el salladı -arkadaki yakışıklı abi sağolsun. :) işini biliyor hanım. :) -
Biraz güç ve de uzun da olsa sonunda anneanne-dede ve Begüm'ü kavuşturduk :)
Uzun zamandır yazmayınca ne yazacağını da şaşırıyor insan. Bu kadar uzun bir post çıkıyor ortaya.
Bu yazının ana fikri şudur: Kış günü kalkıp da Eskişehir'e uçakla gitmeye kalkmayın. Gidemeyebilirsiniz. Başka ulaşım taşıtları deneyin. Zira birkaç gün sonra dayım İstanbul'a gidecekti. Uçakla. O da gidemedi.

16 Ocak 2011 Pazar

Bes Gundur Yollardaydim!!!

Tam olarak bes gün olmadı. Hatta bes gunün yakınından bile geçmedi bahsettigim zaman dilimi. Ama ben bes gündür yollardaymis gibi hissediyorum, o kadar yoruldum. Cuma gunü Eskisehir'e gitmek üzere yola çıktık. Esim bizimle gelemeyeceği için, otobüs yolculugu da Begum'le zor olacağı için uçak tercih ettik. Etmez olaydık, pişmiş tavuktan beter olduk.
Fazla zamanım yok. O yüzden maceranın devamı bir sonraki postta...

11 Ocak 2011 Salı

Yetmiyor!!

Hani bir reklam vardı: 'Bir ay üç hafta olsun.' diye. Ben de diyorum ki: Bir gün 25-26 saat olsun. Hatta yuvarlak 30 yapalım şunu. Bir gün 30 saat olsun. Ayrıca bu 30 saat dayanabilecek güç de otomatikman bünyelere yüklensin. Tamam, çok şey istedim. O zaman sadece şu dayanma gücü yüklensin bünyelere. En azından benimkine yüklensin. Daha az uyuup daha fazla iş yapayım, ama hiç yorgun hissetmeyeyim.
Begüm uyanıkken onun peşinde koşturmaktan, aman kaymasın, düşmesin,aman elini sıkıştırmasın, başına birşey sıkıştırmasın diye gözetmekten birşey yapamıyorum. O uyuyunca da yediğimiz içtiğimiz tabağı toplayayım, Begüm'ün dağıttığı çekmeceleri, oyuncakları toplayayım, kurumuş çamaşırları katlayayım diye geçiyor. Böylece bilgisayara elimi süremeden, blog sayfalarında turlayamadan Begüm uyanıyor.
Ya da: Begüm uyuduğu anda bilgisayarın başına geçiyorum. İnternet sayfalarında gezinmeye başlıyorum, o blogdan bu bloga atlıyorum, kafama takılanlara bakıyorum, araştırıyorum. Daha hevesimi alamadan, merakımı gideremeden içeriden bir ses geliyor: Aaaauuuu... Ve Begüm uyanıyor. Ortalık darmadağın tabi. Bir yandan Begüm'ü zaptetmeye çalışıyorum, bir yandan yemeğini hazırlamaya çalışıyorum, ufak tefek ortalığı toparlamaya çalışıyorum. Bilgisayardaki açık explorer sayfaları da beni izliyor uzaktan. Kavuşmamız ancak Begüm'ün bir sonraki uykusunda...
Ya da: Begüm'ü uyutmaya çalışıyorum. Hanım uyumamak için direniyor. Onun uyumasını beklerken benim de uykum geliyor. 'Bir an önce uyusun da ben de yatayım.' diye dua ediyorum içimden ama ne fayda. Neyse sonunda uyuyor. Ben de doğru yatağa... Uykum var ama uyumam yine de biraz zaman alıyor. Dalıyorum uykuya. Yarım saat, kırk dakika yada bir saat sonra, uykumun en tatlı yerinde yine sesle uyanıyorum: Aaaauuu... Her gece olduğu gibi. Zaten gece rüyamın ortasında uyanmaktan gerçekle rüyayı karıştırır oldum. Günün illerleyen saatlerinde aklıma geliyor, 'Acaba gerçek miydi, rüya mıydı?' diye düşünüp duruyorum.

7 Ocak 2011 Cuma

Hayırdır İnşallah!!!

Bir uğursuzluk var kaç zamandır üzerimde.
Önce yüzüğümü kaybettim. Aradım taradım, koymuş olabileceğim her yere baktım. Sonra 'hani olur mu olur..' diye çok alakasız yerlere aktım. Sonra bir de İzzet aradı bütün evi baştan aşağı. Yok!! Bakalım, hala ümüdüm var, çıkacak bir yerlerden sanki ama nerden??
Dün trençkotumun kolundaki kemeri kaybettim. Aslında bir iki gün önce kaybettim de dün farkettim. Kolumdan düşüp duruyordu. Son giydiğimde de iki defa düştü. 'Eve gidince şuna bir çözüm bulayım.' diye geçirmiştim içimden. Ben eve ulaştım ama kemer ulaşamadı. 'Böyle saçmasapan şey mi yapılır? İnsan düzgünce yapar şunu!' diye de markaya söylendim. 'Tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok.' durumu yani.
Yine dünarabanın vitesi elimizde kaldı.(Allah'tan bende kalmadı :) ) Begüm'ü doktora götürüyoruz. Beş dakikalık falan mesafede, kırmızı ışıkta durduk, vites gitti. Şansımıza viteste kalmış da araba hareket ettirebildik. Işıkları geçip parkettik. Kalan yolu taksiyle gittik. Bunun benimle ilgisine gelince: Haftasonu araba bendeydi. Bir sinirle aldım arabayı ve aynı sinirle kullandım. Vites kolu da sinirimden nasibini aldı tabiki, biraz hırpalandı. Bu hırpalanmanın üzerine İzzet'in ara kullanma stili de eklenince vites kolu dayanamadı, koyverdi kendini. Çok büyük bir hasar yokmuş ama, kayışı kopmuş. Değişti, geldi araba.
İşte herşey üstüste gelince de daha bir geriliyor insan. Daha da üstüste geliyor bu sefer.
Neyse... Vardır bunda da bir hayır bakalım...

5 Ocak 2011 Çarşamba

3. Dişimiz De Geliyor.

Bizim kuşun üçüncü dişi çıkıyor. Alttan. Ben üsttekileri takip ederken, çıktı çıkacak, ne zaman gelecek, nerde kaldı bunlar derken, bugün bir baktım alttan üçüncü dişimiz patlamış. Bizim kız sırayı bozdu bakalım... Ama ben hala üst dişleri bekliyorum. Eli kulağında çıktı çıkacak(lar).
Bağımsızlığını da ilan ediyor artık hanımefendi. Önceden ben olmadan odadan çıkmazdı, peşimden gelirdi sadece. Artık pıtı pıtı pıtı odadan çıkıp evi turluyor. Aralık olan kapıları da açabiliyor. Onu odada tutmanın tek yolu kapıyı yamamen kapatmak yani.
Çekmeceler de açılmaya başladı. Geçen hafta ben açıyordum çekmeceleri, o karıştırıyordu. Bu hafta hanımın bana ihtiyacı kalmadı artık. Ağır açamaz dediğim çekmeceler bile açılabiliyor artık. Güvenlik önlemi almanın zamanı gelmiştir!!!
Yeme problemimiz yok, şükür. Ne zamandır tartılmadık, umarım kilomuz da yerindedir. Tombul bir bebek değil, tombik olması benim de tercihim değil zaten. Pofuduk pofuduk çok tatlı oluyorlar ama benim gibi kilo takıntısı olan bir annenin çocuğu da tombik olmasın. Böyle diyorum da ben, ileride de böyle yerse kilo kaçınılmaz olacak. Yılbaşında eline ne verilse yemesiyle herkesi eğlendirdi zaten. Hatta 2011'e elindeki mandalinayı yerken girdi. Bütün sene yiyecek yani kızım. Çok da beklenmedik birşey değil. Aman, yesin yesin de kilo almasın :)

4 Ocak 2011 Salı

Mutlu Seneler!!

Neredeyse ocak bitti! ben daha yeni yazıyorum yeni yıl mesajı. Olsun geleneği bozmayalım, yayınlayalım postumuzu.
Herkese sağlıklı, mutlu, neşe dolu nice nice 2011'ler..
Yukarıdaki resmi görünce eski yılbaşıları hatırladım. Kartpostallar, zarflar alınır, uzaktaki tanıdıklara teker teker postalanırdı. Gelen kartpostallar biriktirilir, kolleksiyon yapılırdı. Sonra da arkadaşlara gösterilirdi. İçlerinde değişik heryerde bulunmayan parçalar varsa daha da gururlanarak gösterilirdi. Arkadaştaki daha güzel kartpostalı almak için, elindeki güzel kartpostal feda edilirdi falan filan... Sonra kartpostalların yerini e-mailler, e-kartlar aldı, sonra telefon mesajları... İyi mi kötü mü bilemiyorum ama teknoloji durdurulamaz şekilde gelişiyor. Bizim kartpostalları anlattığımız gibi çocuklarımız neleri anlatacak merak ediyorum...

Bu yazıdan çıkarılacak asıl sonuç: Yaşlanıyorum...